top of page
  • X
  • Instagram

SERMAYE VE HUKUK İKİLEMİNDE BİR SÖMÜRÜ TÜRÜ: TÜRKİYE'DE ÇOCUK İŞÇİLİĞİ



Sermaye, marksist anlatıya göre burjuva toplumunda her şeye hükmeden yegane güçtür. Marx, “üretim ve geçim araçları, dolaysız üreticinin mülkleri olarak, sermaye değildir,” der, çünkü: “Bunlar, ancak, aynı zamanda, işçinin sömürülmesine ve boyunduruk altına alınmasına hizmet eden araçlar haline geldikleri zaman, sermaye olur.” Nitekim sermayenin doymak bilmeyen kar güdüsü, ucuz işgücü yaratımını ve sömürünün genelleşmesini beraberinde getirmektedir. Öyle ki, sermayedarların cennet devleti olarak Türkiye’de ucuz işgücü yaratımı arzusu, iktisadi ve sosyal politikalara ışık tutmuş; neoliberal politikaların gereği olarak çocuk işçiliği de yasal düzenlemelerle meşruiyet kazanmıştır. Her ne kadar ülkemizde çocuk işçiliği yeni bir olgu olarak karşımıza çıkmasa da imzacı olunan uluslararası sözleşme ve paydaşı olduğumuz politika belgelerinin aksine sürdürülen mevzuat çalışmaları bugün çocuk işçiliğini adeta teşvik etmektedir. Başka bir yazının konusu olacak kadar geniş incelenmesi gereken MESEM (Meslek Eğitim Merkezi) meselesi de Milli Eğitim Bakanı’nın 08.07.2025 tarihli zorunlu eğitim süresinin kısaltılması konusundaki açıklaması da bahsi edilen kapsamda değerlendirilmelidir.


Elbette çocuk işçiliği meselesini; sermayenin kar güdüsüne edilgen şekilde bağımlı kılmak tek başına doğru olmayacaktır. Liberal-Neoliberal politikaların dünyadaki hakimiyetiyle bağlantılı olarak sermayedarların alabildiğine zenginleşmesi beraberinde halk yığınlarını yoksullaştırmıştır. Nitekim yoksullaşma; sermayedarın servet birikimi için gereklidir. Marx, yoksulluğun ortaya çıkmasında tüm suçun kapitalizmde olduğunu ve yoksulluğun, kapitalizmin varlık nedeni olduğunu ifade etmektedir. Kapitalizmin sermaye birikimini sağlaması ve düşük ücretli emek bulabilmesi için yoksulluk gereklidir. Birleşik Metal İş Sendikası Araştırma Merkezi (BİSAM) tarafından 14.07.2025 tarihinde açıklanan raporda dört kişilik bir ailede Haziran 2025 itibariyle açlık sınırı 25.118 TL, yoksulluk sınırı ise 89.822TL olarak kaydedilmiştir. Asgari ücretin 22.104 TL olduğu; şu ay itibariyle çocuklarımız, yoksul olmak için ücretli bir işte çalışmak durumunda kalmaktadır. Bu bağlamda ifade etmekte fayda vardır; gerek ulusal gerekse uluslararası hukuk çocuk işçiliğini yasaklamamakta ve yerine göre “genç işçi” kavramıyla; bu meseleyi yumuşatarak sermayenin çıkarları doğrultusunda kayıt altına alma cihetine gitmiştir. Nitekim, liberal hukuk düzeni her meselede yaptığı gibi bu meseleyi de üretim ilişkileri bakımından en karlı hale getirmeyi amaçlamıştır. Öyle ki Engels’e göre de her özel durumda ekonomik olgular, hukuksal yaptırımdan yararlanmak için hukuksal biçim kazanmak zorundadır. 


Çocuk işçiliğine ilişkin uluslararası düzeyde mevzuat incelemesine giriştiğimiz vakit başat olarak ise Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, Avrupa Birliği Genç İşçilerin Korunması Yönergesi; Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) tarafından ise 138 sayılı Asgari Yaş Sözleşmesi ve Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması ve Ortadan Kaldırılmasına ilişkin Acil Önlemler Sözleşmesi’nden bahsetmemiz mümkündür. Ulusal hukuka ilişkin ise bu yazıda da üzerinde durulacağı üzere Anayasa’nın 50.maddesi, devlete pozitif yükümlülük yüklemesi bakımından Anayasa’nın 61.maddesi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 71.maddesi ve bu madde ile uyumlu olarak Çocuk Ve Genç İşçilerin Çalıştırılma Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik ve her ne kadar çırak olarak tanımlansa da Meslek Eğitim Kanunu’ndan bahsetmemiz mümkündür.


Gerek yazın mahiyeti gerekse kapsam bakımından okuyucuyu akademik bir şişkinliğe maruz bırakmamak adına mevzuata ilişkin detaylandırma yapmaktan kaçındığımızı peşinen bildirir yazı başlığından da hareketle; çocuk işçiliğinin bir sömürü türü olarak yaygınlaştırılmasına mevzuatın nasıl cevaz verdiğine dikkat çekmek isteriz. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 32. maddesi, taraf devletlere; çocuğun ekonomik sömürüden ve eğitim, sağlık, bedensel-zihinsel-ruhsal, ahlaki ve toplumsal gelişimine zarar verebilecek tehlikeli işlerden koruma yükümlülüğü getirir.


Sözleşme, çocuk işçiliğini bütünüyle yasaklamaz; ancak belirli ölçütler çerçevesinde devletlere bu alanda etkin denetim mekanizmaları kurma ödevi yükler.  Nitekim Anayasa’nın 50.maddesi de bununla uyumlu şekilde küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanların çalışma şartları bakımından özel olarak korunacağını ifade etmektedir. Ekleme yapmak gerekirse Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) tarafından oluşturulan Asgari Yaş Sözleşmesi de imzacı devletlerde çalışma yaşının 15’ten aşağı olmak üzere ancak ekonomi ve okullaşma bakımından yeterince gelişmemiş ülkelerde bu yaşın 14’ten aşağı olmayacak şekilde düzenleme külfeti yüklemiştir. Avrupa Birliği (AB) bakımından da aynı çerçevede kimi şart ve politika görüşleri bildirilmiştir. (bknz. AB Sosyal Şartı, İşçilerin Sosyal Hakları Topluluk Şartı) İç hukukta da çalışma yaşına ilişkin uyum olduğu söylenebilir. Nitekim İş Kanunu’nun 71.maddesi de çalıştırılma yaşını kural olarak 15 yaşını doldurmuş olanlardan itibaren belirlemişken 14 yaşını dolduranların da “okullarına devam etmelerini aksatmayacak şekilde” gibi genel bir lafız ile çalıştırılabileceğini ortaya koymuştur. Yine aynı madde devamında çalıştırılma yaşına dair çeşitli kurallar koyulmuşsa da denetlenebilir ve uygulanabilir bir mekanizma geliştirilmediğinden pratikte kadük hale gelmiş bulunmakadır. İş Kanunu’ndaki çocuk işçiliğe dair diğer kısıtlamalar ise 72. ve 73.madde çerçevesinde düzenlenen gece çalıştırma yasağı ile yer ve su altında çalıştırma yasağıdır.


Çocuk işçiliğinin sermayeye ucuz işgücü sağlamaktan ibaret bir sömürü türü olduğunu ifade ettikten sonra ulusal ve uluslararası mevzuat çalışmalarının yeterli olduğu kanısına varmamız mümkün değildir. Fakat bu husus şaşırtıcı da olmamalıdır. Nitekim kapitalist üretim tarzını benimsemekle sömürüyü erdemli bir safsata olarak ortaya koyan liberal dünyada genel kabul; üretimin öznesi olarak ortak adıyla işçi sınıfının sömürülmesidir. İşçi sınıfının yüzyıllardır ortaya koyduğu birleşik mücadele; ucundan bucağından koruyucu hükümlerin yasalaşmasına sırayet etmiş, yasa yapıcıyı adeta koruyucu-kısıtlayıcı hükümlerin ortaya konmasına zorlamıştır. Bu çerçeveden ifade etmemiz gerekir ki kanunlardan beklenen toplumsal fayda da ancak onların uygulanması ve denetlenmesiyle mümkündür. Öyle ki denetim mekanizmasının etkin oluşturulmadığı ülkemizde bahsettiğimiz kısıtlayıcı-koruyucu hükümlerin hemen hepsi kadüktür. Türkiye’de çocuk işçiliğinin denetlenmesine ilişkin bu meseleye özgü oluşturulmuş bir denetim mekanizması dahi mevcut değildir. Nitekim İş Kanunu’nun 91. maddesi devletin, çalışma hayatı ile ilgili mevzuatın uygulanmasını izler, denetler ve teftiş eder hükmünü havi olmakla beraber bu bahisteki görevi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı “yeteri kadar” iş müfettişine tevdii etmiştir. Bu çerçevede oluşturulan Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı İş Kanunu kapsamındaki küçük ve büyük ölçekli işverenleri denetleme görevini sürdürmektedir. Tarafımızca bilgi edinme başvurusu yapılarak 2025 yılı itibariyle aktif görev yapan iş müfettişi sayısı ilgili bakanlığa sorulmuştur. İlgili bakanlık ise bu bahisteki başvurumuzu internet sitesinde yayınlanan faaliyet raporlarından öğrenilebileceği şeklinde cevaplamıştır.  İlgili internet sitesinde 2023 yılından bu yana faaliyet raporunun yayınlanmadığı gözlenmiştir. 


İlgili kurumca açıklanan en son tarihli yani 2023 yılına ilişkin Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı’nca açıklanan denetim raporunda küçük ve büyük ölçekli işyerlerinde toplam 3578 teftiş gerçekleştirildiği; bu teftişler sırasında 621.127 işçiye ulaşıldığı açıklanmıştır. Türkiye’de 2023 aralık ayı itibariyle TÜİK tarafından açıklanan verilere göre ücretli çalışan sayısı 15.277.929’dur. Bu sayı elbette kayıt altına alınan işçi sayısıdır. Yani bu sayıya siyah sayı olarak üretim faaliyetinin içerisinde bulunan işçiler dahil değildir.  Bu bağlamda ifade edilmelidir ki; iş koşulları teftiş edilen işçi sayısı kayıtlı işçi sayısının %4.02’ünden fazla değildir. Denetim sayısının ne kadar yetersiz olduğunu ifade etmek dahi kelime külfetinden başka bir şey olmayacaksa da durumun imkansızlıklar dahilinde oluşan bir vahamet tablosundan çok sömürüyü genelleştiren özel bir çabasızlık hali olduğunu ortaya koymak isteriz. 


Çocuk işçiliğine ilişkin ayrı bir denetim mekanizmasının bulunmadığından bahsettikten sonra bu bahisteki ulaşılabilir istatistikleri sunmak isteriz. En son 2019 yılında sadece 15-17 yaş arası değil, 17 yaş altı tüm çocukların dahil edilmesiyle hesaplanan TÜİK çocuk işçilik verilerine göre Türkiye’deki çocuk işçi sayısı 720.000. Pandemi öncesi dönemde tüm yaşlar dahil edilerek hesaplanan çocuk işçi istatistiki ile yine TÜİK tarafından açıklanan 2024 yılına ait ve yalnızca 15-17 yaş arasındaki çocukların dahil edildiği araştırmada bu sayının 890.000 olduğu ortaya çıkmıştır. Öyle ki bu istatistiğe MESEM kapsamında çalıştırılan çocuklar dahil değildir. MESEM kapsamında 2024 yılında 503.922 çocuk işgücüne dahil edilmiştir. Yalnızca 2024 yılı için 15-17 yaş arasındaki çocuk işçiler ile MESEM kapsamında çalıştırılan çocuk işçilerinin toplam sayısı 1.372.000’dir. 15 yaşını doldurmamış çocuklar ile yine 15-17 yaş arasında olup da işçiliği kayıt altına alınmayan çocukların istatistiki mevcut olmadığından en iyi ihtimalde dahi Türkiye işçi sınıfının en azından %15’ini çocukların oluşturduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Türkiye’de çocuk işçiliğine ilişkin UNICEF’in 39 ülke arasında yapmış olduğu araştırmaya göre 2019-2021 yılları arasında çocuk yoksulluğunun en yüksek olduğu ikinci ülke %33,8 ile Türkiye’dir. Nitekim bu bağlamda açıklanan istatistiklerde çocuklara neden çalıştıklarına dair yöneltilen soruya en fazla “hanehalkının ekonomik faaliyetlerine yardımcı olmak” cevabı verilmiştir.


Sermayedarların bitmek tükenmeyen kar hırsı; dünya halklarının çocuklarını birkaç dolar için mahkum etmiş; onların hayata ilişkin tüm seçim haklarını ellerinden almıştır. Brezilya’nın kakao ormanlarından Malezya’nın kauçuk tarlalarına; Türkiye bozkırlarındaki tarım işçilerinden; İstanbul konfeksiyonlarındaki ortacı çocuklara hepsi tek bir amaç uğruna sömürülmektedir: Servet sahipleri birkaç yüz bin dolar daha çok kar edebilsin diye! 


Defaatle ifade ettiğimiz üzere; burjuva-liberal hukuku; yalnızca düzen ilişkileri bağlamında orta yolculuktan başka bir çözüm önerisi sunmamaktadır. Nitekim Engels’e göre de hukukun gelişimi büyük bir ölçüde, ilkin ekonomik ilişkilerin, doğrudan hukuksal ilkelere çevrilmesinden doğan çelişkilerin giderilmesinden ve uyumlu bir hukuksal sistemin kurulmasına çalışılmasından ve sonra da daha sonraki iktisadi gelişmenin etki ve baskısıyla bu sistemin tuz buz edildiğinin ve yeni çelişkilere sürüklendiğinin anlaşılmasından ibarettir. Anlaşılmalıdır ki burjuva liberal hukuk hayali; “orta yolcu” çözümlerle sümen altı ettiği çelişkilerin daha büyük çelişkiler meydana getirmesinden başka bir netice ortaya koymamaktadır. Ulusal ve uluslararası düzeyde yasa yapıcı veya yasa önericilerin çocuk işçiliğine ilişkin yaklaşımı da bundan ibarettir. Nitekim kısıtlayıcı yahut onarıcı kimi kuralların; ülkemizde denetimden yoksun kılınması bu meselenin özüne hukuk ve sermaye ikileminde sömürünün derinleştirilmesine hizmet etmektedir.


İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nce açıklanan verilere göre 2013 ile 2024 yılları arasında toplam 742 çocuğun iş cinayetlerine kurban gittiği anlaşılmaktadır. 2025 yılına ilişkin kayıt altına alınan sayı ise yılın ilk 6 ayı için şimdilik 52’dir. 16 yıllık yaşamının 8 yılını sanayide geçirip tırın altında ezilerek iş cinayetine kurban giden Umut FİDAN’a; babasının 16.000TL emekli aylığından başka hane geliri bulunmadığından çalıştığı büfenin sahibince yavaş çalışıyor diye bıçaklanarak katledilen 12 yaşındaki Eyüp Can GÜNER’e, Niğde’de çalıştığı fabrikada kolunu makineye kaptırarak vefat eden 14 yaşındaki Abdurrahman ÖZKUL’a ve adını sayamadığımız nice çocuğa yoksulluk ve ölümden başka pay biçmeyen düzene ve sermayenin karlılığını çocukların geleceğinden evla gören yasa koyuculara karşı toplumcu avukatların ortak sorumluluğu, işçi sınıfının mücadelesine omuz vermektir. 


Tahayyülümüzdeki dünyaya ilişkin umutsuzluğa düştüğümüzde şairin şu sözlerini hatırlamanızı dilerim; keza nesillerin sonraki nesle olan sorumluluğunu unutmayınız;

“…boşuna dönmüyor bu rotatifler boşuna bağırmıyor bu kara

boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı anamın aksütü gibi biliyorum ki

doyumsuz günlere doğacak temmuz doyumsuz günler görecek

hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi

hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz

ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler gibi günler ama mutlaka”

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL



Av. Burak ELİK

KAYNAKÇA 


Yorumlar


Blurry Background

Duruşma

Duruşma Saati

Duruşma  Tarihi

Blurry Background

October 2025

SUN

MON

TUE

WED

THU

FRI

SAT

  • Instagram
  • X
bottom of page